Anasayfa / Köşe Yazıları / NECMETTİN YALÇINKAYA’NIN ÖYKÜLERİN DEN KESİTLER

NECMETTİN YALÇINKAYA’NIN ÖYKÜLERİN DEN KESİTLER

NECMETTİN YALÇINKAYA’NIN ÖYKÜLERİN DEN  KESİTLER

Sokaklar babam kokuyordu
Babamı hiç tanımadım, kokusunu da bilmem. Kulaklarımda çınlayan ne bir sesi ne de duvarımızda asılı bir resmi vardı. Olsaydı hep bakardım… Tam beş yaşındaydım. Bunların yokluğuyla bir gün sordum anneme. “Beni kaçırdı, köyden alıp getirdi buralara. Gerçi İzmir çok güzel ama…” dedi. Sustu, gözlerini tavana dikti, sonra da, “Benim için çoktan öldü baban,” dedi. ‘Benim için neden ölmedi?’ diye geçirdim aklımdan, hayıflandım. Biraz da gönül koydum. Babasızlık çok zormuş, insan büyüdükçe bunu daha iyi anlıyor. Örneğin sokaklarda hiç kavga etmedim, kavgadan kaçtım hep. ‘Benim babam senin babanı döver’ de diyemedim hiç. Ama hep söylemek istedim; iyi bir kavgadan sonra… İçimde hâlâ bir ukdedir.

Annem, bir sabah kahvaltıda büyüdüğümü söyledi. Ne çok sevinmiştim. Gerçekten de boyum uzamış, ayakkabı numaram büyümüştü. Babasızlığım gibi…
Artık okullu oluyordum… Annem beni önce bir mağazaya, ardından da kırtasiyeye götürdü. Okul çantası, defter kalem, silgi, kalemtıraş aldık. Çok mutlu oldum. Silgimi iğneyle deldi, arasından ip geçirdi. “Boynuna tak, sakın kaybetme” diye de tembih etti.
Okulların açılacağı günün sabahı annem elimden tutup okula götürdü. Okulun bahçesinde ne çok çocuk vardı; beyaz yakalı, mavi podyalı, boy boy yüzlerce çocuk ve bir o kadar da anne. Korkuyordum, sıkıca tuttum annemin ellerinden, bırakmak istemedim. Etrafıma baktığımda bir ben değilmişim yalnızlıktan korkan. Hatta sarılıp bırakmak istemeyen, salya sümük ağlayanlar da vardı.
Sabahçı olduğuma çok sevindim. Erken kalkmayı seviyordum çünkü.
Birkaç gün annemle gidip geldik okula. Sonra kendim gitmeye başladım. Bir gün yolda bir köpek takıldı peşime. Kaçtım, yüksekçe bir duvarın üzerine çıktım. Köpek dişlerini göstere göstere havlıyordu. Korkudan inemedim. Tam bu sırada bir amca gelip köpeği kovaladı sonra beni kucağına alıp aşağı indirdi. Elimden tuttu. Öyle sıcaktı ki eli. İçimi ısıttı. Bırakmadı, evimize kadar götürdü. “Hadi, git,” dedi. Ayrılırken yanağımdan öptü. Aynı anneminki gibi sıcacıktı öpüşü.
Annem evdeydi, her zamanki gibi gülerek karşıladı beni. Yakamı açtı, podyamı çıkardı, eliyle musluktan su alarak yüzümü yıkadı. Havluyla kurularken öyle tatlı öptü ki, tıpkı beni köpekten koruyan amca gibi sıcacıktı.
Birlikte yemek yedik, ders çalıştık, televizyon izledik. Uykumuz geldiğinde önce beni yatağıma yatırdı. Kulağıma sevgiyle fısıldadı, yine sıcacık yanağımdan öptü.
Gecenin bir yarısı korkarak uyandım. Terden sırılsıklam olmuştum. Sağıma soluma baktım, ortalığı dinledim. Sonra gene daldım. İri cüsseli, tek gözlü bir canavar üstüme çöktü. Bağırmak istedim, olmadı. Anne diye bağırmak istedim, sesim çıkmadı. Baba diye bağırdım sonra. Babam gelip okkalı bir yumruk savurdu, iri cüsseli, tek gözlü canavar arkasına bakmadan kaçtı. Uyku sersemi kurtarıcımı göremeyince iyice yaklaştım. Bir de ne göreyim: Sabah beni köpekten kurtaran amca benim babam değil mi? Çok sevindim. “Baba baba!” diye bağırdım. Annem sesime geldi. Başımı okşayıp sıkıca sarıldı. “Korkma oğlum, ben buradayım.” dedi.
“Çok mutluyum anne,” dedim, “annem ve babam yanımdalar şimdi.”
Daha sıkıca sarıldı. “Keşke yanımızda olaydı baban,” dedi, derin bir ah çekti, kederlendi. Üzerimi örttükten sonra odadan çıkarken kendi kendine hayıflanarak söyleniyordu: “Baban başka bir kadın yüzünden terk etti bizi, sana hamileydim oysa…”
Ertesi gün okul dönüşü ben de başımdan geçenleri anlattım anneme. “Uzun boylu, elleri ve yüzü yanık, bir amcaydı beni köpekten kurtaran…” dedim.
“Ha o mu?” dedi, “O, Rüstem Amca’dır. Onun bütün çocukları bir yangında öldü oğlum. O yüzden bütün çocukları, kendi çocuğu gibi sayar, sever, korur ve onlara yardım eder.”
Sabahı kalkıp okulun yolunu tuttum merakla. Gözlerim Rüstem Amca’yı aradı, göremedim ama Şirinyer Sokakları sanki babam kokuyordu.
Toprak Kokusu

Sokağın başında durdum, kederle izlemeye başladım. Evlerin çoğu çoktan dört-beş katlı apartmanlara dönüşmüştü. Çocukluğuma dair hiçbir iz kalmamıştı.
Burnumun direği sızladı. Yavaş yavaş adımlarla sokağın içinde yürürken, sokağın eski haline dönmüş, çocukluğumu yeniden yaşıyordum sanki. Sağımı solumu incelerken elektrik direğinin dibindeki evi görünce sevindim. Ev neredeyse hiç değişmemiş hâlâ zamana karşı direniyordu. İçindekileri hayal etmeye başladım. Sait Dede otoriterdi ama aynı zamanda çocuklara karşı sevecendi. Şeker ve limonata dağıttığı günlere gittim. Bir köşede durmuş, etrafına bakıyordu. Beni görünce gülümsedi.
“Gel evladım, limonata vereyim iç, kendi ellerimle yaptım.” dedi. Duymazdan gelince.
“Erkeksin bak, içmezsen bir yerlerin şişer. Demedi deme sonra,” diye caydırdı beni.
Üzeri çam fıstıklı iki bardak limonatayı afiyetle içtim. Gerçekten de güzeldi. Utanmasam bir bardak daha isteyecektim…
Burnuma limonata kokusu geldi. Dudaklarımı dilimle ıslatırken, evin yıllara meydan okuyan, eski, paslı demir kapısından gözlerimi alamadım. Bir an kapı açılacak, Sait Dede elinde limonata sürahisiyle çıkacak ve yine çocuklara seslenecek sandım. Çocukların da neşe içinde seğirttiklerini gördüm. İçime limonata tadında ılık bir sevgi aktı o an. Mutlu hissediyordum kendimi.
Gözlerim biraz ilerideki bahçe duvarına takıldı. Kayısı ve şeftali ağaçlarının tepelerini görür gibi oldum. Sağıma dönecektim ki aklıma çocuklar meyve ağaçlarına dadanmasınlar diye duvarın üzerine betonlanan cam kırıkları geldi. Olduğum yerden iki üç kez zıplayıp Çoşkun’un kanayan ellerini gördüm. Gözlerim doldu…
Ne kadar uzun zaman olmuştu Coşkun’u görmeyeli. Yıllar öncesi bir arkadaşımdan taksicilik yaptığını duymuştum. Hepsi o kadardı. Hızla yanımdan havlayarak geçen köpek Coşkun’dan ayırdı beni. Tüm dikkatim dağılmıştı.
Sessiz adımlarla yürümeye başladım. Her şey bu kadar mı hızlı değişebilirdi. Bu sokak, çocukluğum, yıllarım… Sokağı geçip sağa döndüm. Yer yer sıvaları dökülmüş, boyası kabarmış bir evin önünde durdum. Giriş kapısının üzerinde kalın zincire takılı kocaman bir kilit gördüm. Ekrem’i hatırladım. Okul yolunu, yalınayak koşturduğumuz sokakları, boş arsalarda saklambaç oynadığımız günleri hayal ettim. Sararan ve kaybolan yıllara için için ağladım. Yanıma yaklaşan kadını fark etmedim bile. “Beyefendi” dedi, “satılık değil o ev. Boşuna bakmayın.” Yüzüme dikkatlice baktıktan sonra:
“Bu evin sahipleri var ya… Düğün dönüşü geçirdikleri bir trafik kazasında -büyük oğulları Ekrem hariç- hepsi öldüler.”
Bu nasıl bir haberdi, kalbim duracak gibi donup kaldım. Dudaklarım titreyerek:
“Ekrem’e ne oldu peki?” diye sordum.
“Zavallıcık sıyırdı kafayı… Kazadan kendisini sorumlu tutuyordu. Onun düğünüydü çünkü. İçine kapandı. Kimseyle fazlaca konuşmaz, sokağa çok nadiren çıkardı. Sonra bir gün karısının abisi geldi. Giderken kız kardeşini de yanında götürdü. Bir daha da dönmedi. Oysa ne güzel ne de sıcak bir kadındı. Karısı da gidince Ekrem bir başına kaldı. Yaşayan bir ölüden farksızdı. Sonra o da sessizce kayboldu ortalıktan. Bir daha da ondan haber alamadık. Bir akrabası geldi kapısına kilit asıp gitti…” Dizlerine vura vura yanımdan uzaklaştı.
Gözlerim nemlenmiş, hüznüm artmış, içime tarifsiz bir acı kıvranıp yatmıştı. Oysa Ekrem ne iyi bir çocuktu. Şen, şakrak ve hayat doluydu. Boş arsada futbol oynardık. Kaleye geçer, müthiş kurtarışlarıyla herkesi kendine hayran bırakırdı. Hatta İzmir’in köklü spor kulübü Altay’dan teklif bile gelmişti de babası kabul etmemiş, “Top oynamak günahtır, şehitlerimize hakarettir!” demişti.
Birden karşımdaki evin paslı demir kapısının gıcırtısyla irkildim. İçerden yirmi yaşlarında, yakışıklı, saçları özenle arkaya doğru taranmış, elinde valiziyle genç bir erkek çıktı. Onu, saçları kırlaşmış, göbeği öne fırlamış, güleç yüzlü yaşlı bir erkek izledi. Belli ki oğlunu yolcu ediyordu. Yaşlıca bir kadın ikinci katın balkon korkuluğuna yaslanmış, kendini sarkıtmış bir hâlde, “Vardığında bizi aramayı ihmal etme oğlum” diye seslendi, “merakta koma bizi”
“Tamam, anne”
Dikkatli bakınca, saçları kırlaşmış adamı hemen tanıdım. Mesut’tu bu! Nihayet geçmişime ait bir iz daha yakalamıştım. Sevindim; içim içime sığmıyordu. “Mesut!” diye bağırdım. Gözlerimdeki ışık alazlandı. Mesut dönüp baktı; yüzümü incelemeye, tanımaya çalıştı. “Neco sen ha!” diye bağırdı birden. Hızla koştu yanıma. Otuz beş yılın özlemiyle sarıldık birbirimize. “Gözlerinden tanıdım, hiç değişmemiş bakışların,” dedi. Ardından baştan aşağı beni bir güzel süzdü. “Yaşlanmışsın, çökmüşsün.”
“Te! Diyene bak hele. Sanki kendisi eski filinta Mesut da, bir de kalkmış bana kulp takıyor.” Gülüştük. Mesut balkondaki karısına seslenerek: “Neco bu, bizim mahallemizin eski demirbaşlarından… Annem benden çok onu severdi. Kıskanmıyor değildim hani…”
Kolumdan tuttuğu gibi çekeleyerek zorla eve götürmek istedi. Kolumu kurtarmaya çalıştımsa da başaramadım. “Bırakmam, boşa debelenme” dedi, “otuz beş yılın hesabını soracam. Bunca yıl ne arayıp ne sordun, bir haber bile salmadın hayırsız!”
Yukarı kata çıkan merdivenlerin başında Ümmühan Abla ve gelinini gördüm. Ümmühan Abla hemen tanıdı beni. Basamakları birer ikişer hızlı adımlarla çıkmış, nefes nefese kalmıştım. Beli bükülmüş, vücudu küçülmüş ve saçları yok denecek kadar azalmıştı. Elindeki bastonuna yaslanmış, gülümsüyordu.
“Neco’m, sen mi geldin, gerçekten sen misin?” dedi, boğuk bir sesle.
“He ya Ümmühan Abla, benim ben!” dedim nasırlı ellerine sarıldım.
“Azıcık boynunu eğ de yanaklarından öpeyim” dedi bana.
Dizlerimin üzerine çöktüm. Bir çocuk gibi sarıldı bana. Saçlarımı kokladı. “Neco’m” dedi, “mahallede bir biz kaldık. Herkes ya taşındı, ya da göçüp gitti bu dünyadan. “Ağlamaya başladı. Gelini de sessizce ağlıyordu. Yeniden sarıldı, öptü, kokladı, yüzümü saçımı okşadı. “Biliyor musun sen eski mahallemizin insanları gibi toprak toprak kokuyorsun, “nerde şimdi o insanlar, toprak bile kalmadı. Her yer beton, taş. İnsanlar da, kalpleri de öyle oldu.” derken gözünün yaşı sesine karışmıştı.
Dayanamadı, bayılır gibi olunca bir çocuk gibi kucaklayıp salondaki kanepenin üzerine özenle sarsmadan yatırdım. Başını okşadım, toprak kokan ellerini öptüm defalarca. “Ah benim güzel Ümmühan Ablam!” dedim.“Bir başına kaldım bu dünyada; her yanım beton benim de, siz gibi…”
Kızaran gözlerimden bir damla yaş yanaklarımdan aşağıya doğru süzülmeye başladı, oradan da yüreğime aktı…

Yakında Ozan Yayıncılık’tan çıkacak olan BİR YARIM öykü kitabımdan…

Hakkında İshak Budak

İshak Budak

1992 yılında Diyarbakır’ın Bağlar İlçesinde doğdu … Yazar ve tarih öğretmeni …

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*