Anasayfa / Köşe Yazıları / Nasıl Yaşıyorsak Öyle Ölüyoruz!

Nasıl Yaşıyorsak Öyle Ölüyoruz!

Nasıl Yaşıyorsak Öyle Ölüyoruz!

Bu hafta içinde  çok sevdiğim iki kadın kanser nedeniyle yaşama veda etti.  Kanser biyolojisi uzmanlığım, hasta derneği tecrübelerim ve ölüme ruhsal seviyede bakışımla birlikte konuyu ölümle yüzleşmek açısından sorgulamak istedim.

Kanser hastalarının iyileşecekleri konusundaki inançlarını ve umutlarını kaybetmelerine neden olmadan, ölümü kabullenmeleri sağlanabilir mi? Bir hekim hastasına ömür biçmeli mi? Birçok soru var ve doğru cevap kesin budur demek ise zor.

Kanser tanı ve sonrasında; Bazen olumlu düşünmeyi abartan,  kendini bunun için zorlayan, sevdiklerini üzmemek için öfkesini gizleyen, bastıran, üzüntüsünü, kederini erteleyen hastalarla karşılaşıyoruz. Oysa olumsuz duyguların hissedilmesi olağandır ve paylaşılması iyi gelir.

Hasta yakınları da bu süreçte benzer duyguları yaşamasına rağmen belli etmemeye çalışarak kendilerini olumlu görünmeye zorlayabiliyorlar.

Çaresizlik duygusu, kendilerine vakit ayıramamak, yetersizlik duygusu sık yaşanıyor. Kanser nedeniyle annesini kaybeden bir genç hanım bir keresinde “annemi kurtaramadım” dedi.  Hasta yakınları yapılması gereken ancak henüz keşfedemedikleri, ulaşamadıkları mucize bir çözüm,  tedavi olduğuna  inanmak istiyorlar.

Kişiye kanser olduğu söylenmeli mi?

Aile sevdiğinden gerçekleri gizleyebiliyor. Oysa, kendisi hakkındaki gerçeği öğrenmek her insanın en temel ve doğal hakkıdır. Hasta hakları konusundaki yasal ve tıbbi düzenlemeler de söylenmesi yönündedir.

Temel sorun nasıl söylenmesi gerektiğidir. Söylenmese de zaten birçok hasta sözsüz iletişim ve ortama ilişkin unsurlardan bu sinyali almaktadır. Hasta umudunu kaybetmeyecek,  tedavisini kabul etme ve sürdürme fırsatı verecek biçim ve çerçevede; hekimleri tarafından, bilmek istediği kadar  ve gerekirse psikolog desteği ile bilgilendirilmelidir.

Tıbbi tedavi anlamında yapılacak bir şey kalmadığı durumlarda ise  hasta son günleri olduğunu bilmiyor yada bilmiyor gibi davranıyor. Aile bireyleri gizli gizli ağlayarak bu süreci geçiriyor. Hekimlere sıkı sıkı tembih ediliyor “aman kendisi bilmiyor söylemeyin” diye. Kişiden saklansa bile aslında onlar hissediyor.

Toplum olarak ölümle sorunumuz var. Ölüm kavramıyla savaşıyoruz, sürekli bir inkar ve reddetme durumundayız. Ölümle yüzleşememe, kabulleneme söz konusu.

Herkesin ölmesi bu kadar kesinken;   ölümle kavga etmekten vazgeçmemiz lazım. Aile büyükleri çocuklarıyla nasıl ölmek istediklerini konuşmalı, istek ve arzularını dile getirmeli. Vedalaşmalar yapılmalı, vasiyetler konuşulmalı.

Galiba nasıl yaşıyorsak öyle ölüyoruz!

O yüzden görünüş, evimiz, işimiz vs. için harcadığımız zamanı ruhsal gelişim için de ciddi biçimde harcamak lazım diye düşünüyorum. Çünkü her ne kadar ailemiz yanımızda olsa da ölüm tek başına çıkılan uzun bir yolculuk.

Terminal dönem dediğimiz, yaşamın sonu, tedavi imkanının kalmadığı dönemde, hasta ve yakınlarının tıbben ağrı yönetimi ile (palyatif bakım);  psikolojik, duygusal ve sosyal anlamda ise sevgi ve ilgi ile desteklenmesi önemli hale geliyor.

Herkesin ağrısız ve onurlu bir biçimde ölmeye hakkı olduğu hatırda tutulmalı. Odaklanılan ne yaşamı uzatmak ne de ölümü hızlandırmak.

Amaç, yaşamın son zamanlarını olabildiğince iyi bir hale getirmek ve dolu dolu yaşama destek olmak. Bir hastane odasında izole edilmiş, makinelere bağlı olmak yerine; son günlerini aile ve sevdikleriyle geçirmek isteyenlere tıbbi destek ve ağrı yönetimini, mümkünse evinde sağlamak.

Hastalar için ölümü beklemek nasıl bir şey?

Kimse bir başkasının hislerini tarif edemez, sadece tahmin edilebilir veya şahit olunabilir. Özellikle hırpalayıcı bir hastalığın sonunda bazen kişi ölümü kurtuluş olarak görebiliyor. Bazen hazır, bazen isyankar oluyor.

Bunun yaşla çok alakası yok. Kabullenmek ve bir şeylere inanmak. Ne olduğu önemli değil güç veriyor. Vücudu güçsüzleşirken ruhu hafifleyen, ışıl ışıl olan insanlar var.

Ölümü, kayıplarımızı anlamak kabullenmek çok zor gerçekten. Ama konuşmadıkça, iyileşmedikçe o acı daha da büyüyor.

Her an ölebiliriz! O halde nasıl yaşamak istiyoruz, bizim için neler önemli bunları düşünmeliyiz.

Son günlerinde insanların ortak  pişmanlıkları yaptıklarından çok yapmadıkları, erteledikleri şeyler oluyor. Söylenmemiş sözler, iş yüzünden ihmal edilmiş aile gibi.

Ertelemeyin! Özellikle seni seviyorum demeyi.

Kaosun ortasında kendinize sığınacak bir liman bulun; bazen bu nefesinize odaklanıp, oturup nefes almak olabilir. İstisnalar hariç “nasıl yaşıyorsak öyle ölüyoruz” .

Kendi zihin ve ruhunuza özen göstermek için hastalık ve ölümü beklemeyin. Hayat içimize girip çıkan bir nefes, onu iyi kullanmak gerek.

Bir kitap gibi yazıyoruz hayatımızı, okurken “keşke” ler en az olacak şekilde yazmalı.

Anahtar kelime acıma değil “sevgi”.

Sevgi ise o kadar birleştirici ve büyük bir güç ki. Hepimizi birbirimize bağlıyor. Sevgi ve şefkatle doldurmalıyız her anımızı.

Sevgiyle Kalın

Dr. Deniz ÖNER

 

Hakkında Dr. Deniz Öner

Dr. Deniz Öner
Radyasyon ve kanser biyolojisi konusunda yüksek lisans ve doktora sahibiyim. Araştırmacı ve yönetici olarak çalıştım. Beden-Ruh ve Zihin sağlığı konularında eğitimler alıyor ve gönüllü danışmanlık yapıyorum. Dr. DENİZ ÖNER drdenizoner@gmail.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*