Anasayfa / Köşe Yazıları / Minyatür İnsanlar; İNSANBİÇİMCİLİK

Minyatür İnsanlar; İNSANBİÇİMCİLİK

Minyatür İnsanlar; İNSANBİÇİMCİLİK

Bir hücre tek başına iken ona kodlanmış olan süre boyunca solunum, sindirim, boşaltım, enerji üretimi, savunma, çoğalma gibi yaşamını sürdürmek için birçok faaliyeti bir arada 7/24 yapar. Bunun için sürekli çevreden aldığı sinyalleri değerlendirmek ve ona göre eyleme geçmek durumundadır.

Hücreler bir araya geldiğinde ise bu görevleri yapmak üzere dokular, organlar gibi gruplar oluşturmaya başlarlar. Farklılaşırlar ama bir arada ahenkle, uyum içinde bu görevleri paylaşarak varlıklarını sürdürürler.

Organizmanın tümü için baktığımızda ise, milyarlarca hücre kendi canlılığını sürdürürken payına düşen görevleri de bu arada yapmaktadır.

Tek hücreli yaşamdan çok hücreliye geçişte işler hücre seviyesinde azalmakta ancak bazı özgürlükler de kısıtlanmaya başlamaktadır. Örneğin bir hücre besin bulduğu kadar çoğalma, ya da diğer hücreleri rahatsız edecek şekilde yayılma gibi faaliyetlerine son vermek zorundadır.

Peki, ya bu sosyal düzene uymazsa ne olur?

Bazen bir tanesi hücredeki 6-7 fren sistemini zaman içinde bertaraf eder. İlkel, vahşi özelliklerine geri dönüştür bu. Bir arada yaşamanın gerektirdiği iş bölümü, sorumluluk, görev dağılımlarına isyan edip, başına buyruk hale gelmektir.

Son derece bencilce der ki; ben ne kadar yemek varsa hepsini yemek, sınırsız şekilde çoğalmak ve çok beğendiğim bu bölgeye yerleşmek istiyorum. Burada sistemin bütün kaynaklarına saldırarak köklenir, tutunur ve çoğalır. Ta ki, orada artık kendi ve ondan üreyen diğerlerinin yiyecek bulma sıkıntısı baş gösterene kadar. Sonra oradan bazıları yeni kaynaklarla beslenmek üzere başka bölgelere göç etmeye başlarlar.

Bu süreç ne zaman biter?

Bazen tesadüf ile bazen kendini çok iyi tanıma ve değişiklikleri fark etme ile bu senden kökenlenen ama arsızca çoğalarak senin yaşam hakkına tecavüz edeni tanıyabilirsin ve ona haddini, sınırlarını bildirmek üzere harekete geçebilirsin.

Ama bazen de o kadar sinsice, fark ettirmeden çoğalır ki, bütün sisteme yayılır. Sistem normal çalışma şartlarını sağlayamaz, fonksiyonlarını işletemez hale gelir. Bu durumda aslında kendi besini de olan sistemi yok ederek kendini de yok etmiş olur. Sonsuz, sınırsız iştahı ile üzerinde yaşadığı, beslendiği organizma ile kendi sonunu da getirir.

Bir hücrenin canlı organizmada işler yolunda iken mükemmel olan varlığı, düzen tanımaz, başına buyruk çoğalma ve bulunduğu organı istila haline dönüştüğünde bir düşman halini almakta. Üstelik kendi bedeninde kavga ettiğin kendine ait hücreyle savaşta kazanmak oldukça acı verici süreçleri de beraberinde getirebilmekte.

Biz buna “kanser” diyoruz.

Peki, bu konuda elimizde olan nedir? Çaresiz kurbanlar mıyız?

Günümüzün felaketi olarak görülen şeker, kalp hastalıkları ve kanser mutlu ve sağlıklı bir yaşam evresini kısaltmaktadır. Sağlığı korumak için sadece dengeli beslenme, fiziksel hareketlilik, sigaradan uzak durmak gibi faktörler değil; aynı zamanda düşünce ile yarattığımız olumsuz duyguların da bağışıklık sistemine verdiği zararların farkında olmak gerekli.

Düşünceler sağlığımız üzerinde nasıl etkisi yapar?

Hepimiz bir sınavda “eyvah, bütün çalıştıklarımı unuttum” hissine kapılmışızdır. Ya da tıp öğrencilerinin derslerde gördükleri tüm hastalıkların belirtilerini yaşadıklarını biliriz. Yine hastalık hastası kişilere verilen yalancı bir ilaç (vitamin veya şeker gibi) ile iyileştiklerine şahit olmuşuzdur.

Bütün bunlar hücrelerimiz tarafından inandığımız her şeyin gerçek olarak kabul edildiğinin birer göstergesi. Hücreler, hayatta kalmasını riske atacağını düşündüğü düşmana karşı ya savaşmak, ya da ondan hızla uzaklaşmak yolunu tercih eder. Bunun için stres hormonları salgılar ve enerjisini tamamen kaslara gönderir. Bu sırada hücreler için gerçekten tehdit olan sorunların çözümü ertelenir. Hücre önce hayatta kalmalıyım diye tercih yapar. Kafasına bir silah dayanmış olan kişi bağırsaklarındaki enfeksiyonla uğraşmayı erteleyecektir.

Milyarlarca hücrenin bir arada ahenkle, uyumla çalışabilmesi, ne gerçek bir düşman ne değil ayırt edebilmesine bağlıdır. Sürekli alarm durumunda, hızlı nefeslerle enerji depolarını boşaltmak yerine, derin nefeslerle sakinleşmek, içsel dinginliği sağlayacak ve sağlığın korunması mümkün olabilecektir.

Gün içerisinde sık sık bir çiçeği koklar gibi aldığımız derin nefesler bizim bağışıklık sistemimiz için en yararlı, yan etkisi olmayan ve her daim bulabileceğimiz tek ilaçtır. Nefes, sadece ŞİMDİ ve BURADA alınabildiği için de geçmişin olumsuz deneyimlerini geleceğe yansıtmamızı da engelleyebilecek bir huzur yoludur.

Kendine Yeni Bir Deniz ÖNER

Hakkında Dr. Deniz Öner

Dr. Deniz Öner

Radyasyon ve kanser biyolojisi konusunda yüksek lisans ve doktora sahibiyim. Araştırmacı ve yönetici olarak çalıştım. Beden-Ruh ve Zihin sağlığı konularında eğitimler alıyor ve gönüllü danışmanlık yapıyorum.
Dr. DENİZ ÖNER
drdenizoner@gmail.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*