Anasayfa / Köşe Yazıları / KONUŞAN KİM BİLİYOR MUSUN?

KONUŞAN KİM BİLİYOR MUSUN?

KONUŞAN KİM BİLİYOR MUSUN?

“Zihnimize gelen her düşünceye inanmak zorunda değiliz”

 

İnsanlık tarihine tam bir “Kolektif Delilik” demek yanlış olmaz sanırım. Akıl, vicdan tutulması adına ne derseniz deyin artık şaşırmaktan neredeyse vazgeçmeye başladığımız, sıradanlaşan bir toplu cinnet deneyimliyoruz.

Her ne kadar bu girdaba kapılmamak üzere uzakta durmaya çalışsam da insanlığın ortak acı, endişe ve korkularına tamamen duyarsız kalmak mümkün değil.

Bizi manipüle eden, tepkilerimizi yönlendiren bir iç ses var; hiç susmadan konuşan, yargılayan, haksızlığa uğradığını söyleyen.

Peki, içimizdeki ses olarak konuşan KİM?

Tanrı insanı kendi suretinde yarattı diye inandığı halde yaratılmış olanı diri diri yakmaya teşebbüs eden kim?

 Bunca vahşete neden olan, kurban olan ve şahit olanlar kim?

Rengi, dili, dini, mezhebi, doğduğu coğrafya, politik görüşü, bedeni ile ilgili fiziksel özellikleri-güzel, çirkin-, sağlığı (doğuştan ya da sonradan olan bir hastalığı gibi) tuttuğu takım, beğendiği renk vs. Onlarca neden bularak, kendimizden farklı olduğunu düşündüğümüz insanlara hatta diğer canlılara, -hele bize hizmet ettiğine de inanmıyorsak,yargısız infaz yapma hakkınıkendimizde bulabiliyoruz.

BİZ en iyisiyiz, biz haklıyız, biz doğruyuz, biz kazanacağız…peki BİZ kimiz?

Eleştirdiğin, yargıladığın insan ile tamamen aynı yetiştirilme şartlarında olsaydın bugün nasıl davranacağın, sana verilen inançların neler olabileceği konusunda bir öngörün var mı?

Cennet-cehennem yani ödül-ceza yolu ile sende oluşturulan ama sana ait olmayan, dünyaya gelirken boş bir sayfa iken, o sayfayı dolduran ailen, öğretmenlerin, din adamların, arkadaşların, toplumunca oluşturulan bir inançlar dizinine sahipsin. Onun “ben” olduğunu sanıyorsun. Aslında konuşan kim bilmiyorsun.

 Sonra da içinde kendin olduğunu düşündüğün kişinin yargılayıcı düşüncelerinin gazı ile biriken öfke enerjisi, bazen sadece sözle, bazen de eylemle şiddete dönüşerek dışarıya patlıyor.

Benzer kişilerin bir araya gelmesi ile çok daha güçlü bir enerji ortaya çıkarak yakıp, yıkıyor, yok ediyor. O yüce bir amaç süsü verilerek yasal görüntüverilen savaşlara, bir otel dolusu insanı tutuşturmayaya da cinsel şiddet nedenli saldırı ve cinayetlere dönüşebiliyor.

Kişinin ya da toplumun her zaman kendini ikna edecek makul bir gerekçesi, meşrulaştırma çabası oluyor.

Aslında kimliğin, egonun yaşam savaşı bu, hayatta kalmak için öldürmek. Oysa gerçek bir Yaradan, Tanrıinancın varsa, onun tüm yarattıklarını sevdiğine de inanıyor olurdun. Ancak bu inanç senin kendi keşfin olmadığı sürece gerçek bir dindarlık ve sevginin ortaya çıkması mümkün değil.

Gerçek bir dindar evrenin kimseye ait olmadığını, sadece güzellikleri paylaşmak üzere Tanrının sevgisiyle yaratıldığını bilir.

O halde “Ben kimim?”

Üzerimizde kat kat kabuk gibi biriken ben şuyum, buyum, etiketleri olmadan; sonradan edindiğimiz tüm yapay kişiliğimizi attığımızda geride kalan; yani doğarken dünyaya getirmiş olduğumuz özümüz, ruhumuz, CAN ’ımız aslında o” ben”dir.

Nasıl içsel huzura ulaşabiliriz?

Farkındalık, Kabullenme ile ancak içsel sessizliğe ulaşmamız mümkün olabilir. Sevgi,beyaz ışığın tüm renkleri içermesi gibi, içimizde var olan duyguların tümünü içerir. İçimizdeki karanlığa ışık tutmamız; Orada öfke, endişe, kuruntu, sevgi, takdir, ilgi alakaya muhtaç hissedeni izleyen, tanık olan ve hiçbir ihtiyacı olmayan “içsel ben”in farkında olabilmemizi sağlayacaktır.  Tüm duygu ve düşüncelerin, hatta bedenin geçici olduğunu fark etmek ve kalıcı olan, içsel benliğimiz ile ilişki kurmanın yollarını keşfetmemiz gerekiyor.

Gözle görünmese de elektromanyetik alan içinde olduğumuzu biliyoruz. Radyo, TV gibi olduğumuzu varsayarsak, cihazı açtığımız anda birçok ses, görüntüyü algılamaya başlayacağız. Kanal ayarlarını yaptığımızda da yani frekanslarını eşleştirdiğimizde görüntü, ses çok daha net olarak akmaya başlayacak.

Onun için fark etmeliyiz ki biz kimde ne görüyorsak aynısı bizim için de bir potansiyel olarak mevcuttur.Henüz yapmamış olman sadece aynı şartların oluşmamasına bağlıdır. Bazen sosyal medyada izliyorum, göze-göz, dişe-diş intikamduyguları var, kendi yapmasa da düşünüyor ve birilerini manipüle etmeye çalışıyor, birbirini gaza getirme durumları o kadar aşikâr. Düşüncede o da katil oluyor. Onun için cinayet içeren filmler, oyunlar bu kadar izleyici buluyor.

Toplumsal linç ortamı yaratılıyor. “Hacı hacıyı Mekke’de, hoca hocayı tekkede, deli deliyi dakikada bulur” derler ya hani. Benzer frekansta olan enerjiler bir araya geliyor hemen.

Daha huzur dolu bir içsel ve toplumsal yaşam için; Öncelikle tüm sinirleri alınmış, içsel huzura ulaşmış melekler olmadığımızı kabul ederek başlayabiliriz.Bendediğimizde düşünen, hissedenin, eyleme geçenin aslında bizim dünyaya gelirken getirdiğimiz saflıkta enerji olmadığını bilmemiz önemli.  Ve özellikle derin nefes ve içimizdeki enerjiye daha çok dikkatimizi vererek, gerçek benvasıtasıyla Yaradan ile daha çok bağlantıda olmamız, çevremizde tanık olduğumuz vahşete, düşmanlıklara cevabımızabir bilinç getirecektir.

Nasıl ki; bilinçsiz ve olumsuz enerjiler vahşeti ortaya çıkarıyorsa; bilinçli olan bireylerin de bir arada daha barış içinde bir yaşamı kutlamaya aracı olacağı açıktır.

Hakkında Dr. Deniz Öner

Dr. Deniz Öner
Radyasyon ve kanser biyolojisi konusunda yüksek lisans ve doktora sahibiyim. Araştırmacı ve yönetici olarak çalıştım. Beden-Ruh ve Zihin sağlığı konularında eğitimler alıyor ve gönüllü danışmanlık yapıyorum. Dr. DENİZ ÖNER drdenizoner@gmail.com

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*