Anasayfa / Köşe Yazıları / İNSANIN TEKNOLOJİDE Kİ ANLAM ARAYIŞI

İNSANIN TEKNOLOJİDE Kİ ANLAM ARAYIŞI

İNSANIN TEKNOLOJİDE Kİ ANLAM ARAYIŞI

İnsanoğlu kendisini çok uzun bir süredir yetenekleriyle, maharetiyle, mesleğiyle ve becerisiyle tanımlayan bir varlıktı. Bizi bekleyen bu yeni gelecekte bütün bunların anlamsız hale gelebileceği bir süreçten geçiyoruz. Teknoloji çağında sanayi 4.0 ile yeniden sınırların belirlendiği dünya düzeninde kartlar yeniden dağıtılmaya başlandı. Yani bir el becerisinin marangozlukta ihtiyaç haline gelmediği ameliyatları cerrahların yapmadığı, dişleri diş hekimlerinin doldurmadığı, tesisat borularını tesisatçının yenilemediği, personel seçimini İK’ nın yapmadığı olası bir dünyada insanın anlam arayışı nereye varacak? Gelin birazda bunu inceleyelim.

 

Teknoloji insan için yaratılan en insani ve dünyevi şey. Teknoloji İnsanın önceliklerinin farklılaştığı sadece insan adına geliştirilmiş bir olgudan ibaret. İşte bu yüzden bilim ve teknoloji belki de dünyanın sihrinin bozulmasına yol aç. Bilim sayesinde gece gündüze, yaz kışa çevrildi. Çorak toprak vaha oldu ve bütün bunlar dünyanın düzenini bozdu. İnsan göğe başını kaldırınca astronomiye ve uzaya hakim oldu. Aslında teknoloji Tanrıya ve doğaya bir başkaldırının yanı sıra her şeyin düzeltilmesi gerektirildiğine inanılan bir durum haline geldi. Örneğin bir sandalye düşelim teknoloji bu sabit ve klasik sandalyeyi reddetti. Daha güzelini yaratarak onun ergonomik ve şık hale getirmesini sağladı. Bugün binlerce sandalye tasarımı var ve bunların her biri bir diğerini reddedilmesiyle oluşmuş sandalyeler haline geldi. Teknoloji de kendini ispat çabası vardır. Teknoloji bir isyandır bu isyan beraberinde getirdiği şey ise “ tatminsizlik…” Herşeyin bir ispat çabası var. Neye karşı? Kendinden öncekine karşı bir isyanı var teknolojinin. Diyelim ki bir telefon çıktı. Biz bunu ihtiyacımız olmasada almak istiyoruz ihtiyaç olarak görüyoruz. Bu bir kısır döngü halinde sürüp gidiyor.

 

Her yeni çıkan şey ihtiyacımız ve arzumuz haline geldi. İnsanoğlu bu kadar büyük ve kendi boyunu aşan şeye cüret edince bunun ceremesiyle yüzleşmek zorunda kaldı. Yani bugünkü problemlerimizin temelinde reddiye ve çocuksu bir çekememezlikten doğan bir şeyleri daha iyi yapma çabasının yıkıcı etkisini var. Bugün bir sosyal ağı kullanan makam mevki sahibi birisinin sosyal mecrada verdiği  verdiği bir tepki belki 1 milyar insanı harekete geçirebiliyor ve hayatını etkileyebiliyor. Tarihte bir milyar insanı birden harekete geçiren böyle bir şey görülmemiştir.

 

Teknolojide öncelik verilen şey tarım ile toprağı ehlileştirmek oldu. Yani tarım ile biz günümüzü geçireceğimiz gıdayı teknolojileştirdik. Toprak bize bağlandı bizde toprağa. Biz teknolojiyi ehlileştirdikçe teknolojide bizi ehlileştirdi. Henry Ford’un dediği gibi “ İnsanlar araçlarının araçları haline geldi”

Doğaya olan isyanımızın tersine sürekli şöyle bir duygu oluştu. Teknolojiye sürekli uyum sağlamamız ihtiyaç duyduğu şartları ona sunmamız, onun isteklerine rivayet etmemiz gereken bir üst kavram olarak baktık.  Örneğinbilgisayarımızda, telefonumuzda bir şeyler ters gidince suçu kendimizde bulur olduk. Kendimizi beceriksizlikle suçladık. Onun herhangi bir kusuru olduğuna inandırmamız çok zor durum haline geldi. Teknolojinin yanlış kullanıldığını ya da bizimle olan iletişiminin bozuk ve parazitli olduğunu ihtimaller dahilinde tutmadık. “Bugünün modern insanı bilim ve bilim adamı karşısında eski toplumlarda büyü ve büyücü karşısında ki çaresiz ve hipnotize olmuştur.” Maalesef bilim, modern dünyanın dini haline gelmiştir. Ruhani bir kutsanmışlık ve dokunulmazlık zırhıyla donatılmış durumdadır. Bilimin sorgulanması bugünün en büyük tabusudur. Bilim temelinde bir iddaaya ortaya koyar bunu deneylerle sabitler kesinleştirir, teze çevirir. Sonra başka bir bilimci der ki;  Sen böyle dedin evet bunu deneylerle de kanıtladın ama bak bunları bunları ihmal ettin. Bilimin temsilcileri tartışılmaz olarak karşımıza çıkıyor. Bunların arasında ki çelişkileri algılamakta zorlanıyoruz. İki bilim insanı aynı şey üzerinde farklı şeyler söyleyebiliyor bu da kafa karışıklığına sebep oluyor. Çünkü bilim kesinlik istiyor. Tıpkı insan gibi… Tanışmanın daha ikinci günün de ki aceleci kızlar gibi hadi bunun adını koyalım. Evlenecek miyiz? Annenle tanıştıracak mısın? telaşı kaygısı gibi. Yani kesinlik istiyoruz.  Bir işe başlarken de öyle işe başlar başlamaz İK oturumunda soracağı ilk soru ne zaman terfi edeceğim oluyor. Ya bir dur daha yeni başladın. Ama yok insan kesinlik istiyor.  Bilimin muğlaklığı kendisiyle çelişiyor. 

Bunlar sadece teknoloji ile mümkün hale gelir oldu.

Teknoloji meraktan beslenen öğrenme arayışımızda bizi bilgilendiren bir araçtır. Alman düşünür Heideger’e göre; “Teknoloji, insanın gerçeği açığa çıkarma yöntemi aracı ve sebebidir.” Teknoloji ile yapmaya çalıştığımız hakikati gerçeği ve bilgiyi ortaya çıkarmaktır. Örneğin sıcaklığı ölçmek ve bilmek isteriz. İnsan bir merak makinesidir ve her an öğrenmek ister. Bilmeyi iç güdüsel olarak ister iken öğrenmeyi ise öğrenir. Öğrenmek öğrenilen bişeydir. Teknoloji bizim öğrenme arayışımızda bizi bilgilendiren bir araçken bugün ise bizim yönlendirme gücümüzü yönlendirir ve hükmetme gücümüze hükmeder oldu. Tıpkı yüzüklerin efendisinde ki gibi bizi o gücün sarhoşu haline getirdi. İnsanlığımızdan uzaklaştırdı. Teknolojide güç ihtirasının sonu yoktur. Hükmeder ve herşeyi kendine çeker. Kurtulmaya çalıştıkça içine çeker bizi. Tıpkı bir hortum vakası gibi. Teknojiden kaçamayız. Ben artık whatspp kullanmak istemiyorum dersiniz etrafınızda ki herkes sizi herşeyi whatsptan sorma ve isteme eğilimine başlar. Bir yere gidersiniz sizden konum isterler. Bireysel kararlarımız teknoloji dünyasında giderek anlamsızlaşmaya başlar. Teknoloji için herşey artık bir cephanedir, malzemedir. Örneğin bir kalabalık vardır teknoloji bunu ölçmek ister. Kaç kişi var? Kaçı kadın kaçı erkek kaçı çocuk? Bir oda görür odanın hacmi nedir ısısı nedir? kaç m’’dir? O odayı iklimlendirmek için harcıyacağı enerjiyi hesaplar. Teknoloji için herşey veridir. İnsan da artık onun bir parçası haline gelmiştir. Karşısına çıkan herşeyi şekillendirir.

 

İnsan Kaynakları diye bişey var hiç düşünüdünüz mü? Eskiden personel müdür vardı. İnsan kaynakları diye bişey neden var? İnsanın ham maddeye dönüştüğü bir toplumda kaçınılmaz olarak kaynaktır insan. Teknoloji karşısına çıkan herşeyi şekillendirmek ve kendi mekanızması için anlamlandırmak yararlı hale getirmek kaçınılmaz bir gerçektir.

 

Artık pasif olduğumuz bir dünyadayız. Akıntıya kapılıp gidiyoruz. Savrulan bir yaprak gibiyiz. Bireysel olarak kendi gücümüzü çok sorguluyoruz.  Varlık amacımız ne olmalı biz bunun peşindeyiz. Steve Jops’un dediği gibi: “Yapay zeka insanın başına gelen ya en kötü ya da en iyi şey olacak.” Ama esas korkumuz genel yapay zeka olmalı. Gary gasprovu satrançta yenen En iyi satrançı oynayan, en iyi yaprak dolmayı saran, en güzel müziği yapan, üstüne oturduğu herşeyi büyük bir marifetle bizim yetişemeyeceğimiz kusursuzlukta yapacak yapay zekadan korkmalıyız. Hani MFÖ’nün o meşhur şarkısı vardırya; “peki peki anladık sen neymişsin be abi” Eee ya sonra? …  

 

Bugünkü duruma baktığımda ise bize verilen ilk ceza cennetten sürülme cezasıydı. Adem babamız ve Havva annemiz ceza olarak dünyaya gönderilip orada yaşamlarını devam ettirildiğinden beri hep bir şey olma çabası içindeyiz. Adem’e çalışarak kazanma Havva’ya ise doğurma cezası verilmişti. Bu sürgün geldiğimiz dünyada mesleklerimizle anlam kazanma yolunda ilerledik. Bakın dünyada ki ilk cinayet iki kardeş olan Habil ile Kabil tarafından işlenmiştir. Kardeş kardeşi öldürmüştür biri hayvancı biri çiftçidir. Burada bile mesleklerin kıskançlığı yüzünden bir insan katili olmuşlardır. İlk insandan bugüne kendimizi ispat çabası vardır. Yaşam bize sürekli birşeyler olmayı diretiyor. Sürekli bişey olmak zorundayız. Bu tehdit ile büyütülüyoruz. Okumazsan şöyle olur, şu okulu kazanmazsan bilmem ne olur. Okuruz, kazanırız ama yine de hep bir mutsuzluk hayatımzıın bi köşesinde durur.   Sürekli yaşam bize bişey olmayı diretirken en acısı da karşılığında hiçbir şey vadedemeyişdir. Yani yaşam bize bir garanti vermeden bizden sürekli taleplerde bulunur. İşte bu çabada ki motivasyon kaynağımız ise iyi niyetimizdir. Biz diyoruz ki iyi bir eğitim alırsak kendimizi iyi yetiştirisek falanca yerde oluruz, toplumda iyi bir izlenim bırakırız ama hayat böyle değil. Keşke herşey bu kadar adil olsaydı. Peki bu yarışı bırakabiliyor muyuz? Hayır. Çünkü biz bir emek dünyasını yarattık ve insan emeği ile değerlendirilir hale geldi. Dinler dahi çalışmayı emretti. Eylemsizliği kınadı. Mesela Musevilikte bile bir gün dinlen altı gün çalış deniyor. Yani herkes yaradan da, anne de baba da, şef, müdür de herkes herkesten çalışmasını istiyor. Emeksiz bir dünyanın parametresini ne oluşturacak bunu bilemiyoruz.  

 

Bugünün dünyasında ise insan devleti için bir TC kimlik numarası, şirketi için ssk sicil kaydıdır. Mizan defterinde ki maliyet kalemidir. Teknoloji için veri tabanında ki satırdan ibaretiz. Arzularımız, sevdalarımız isteklerimiz yok. Demokrasi için bir oydan ibaretiz sadece.  

 

Biz bu günün teknolojisine sanayi devrimi ile geldik. Sanayi devrimin ilk makinesi bir işçiyle sekiz kadının yaptığı işi yapabiliyordu fakat 19. yy. ise aynı makine bin kişinin işini yapar hale geliyor. İnsana ihtiyaçta azılıyor. O kadar çok şey ürettik ki bu kadarına ihtiyacımız yoktu. Sonra da bunları pazarlamak gerekti. Ve pazarlama sanatı çıktı. İhtiyaç yarattık. Bu da yeni meslekler uzmanlıklar yarattı. Bugün kartvizitte yazan ünvanlar iki kuşak önce adı yoktu. Bugün ise arzumuza dönüştü.

 

Heidegger der ki : “Teknoloji sayesinde zaman ve mekanda bütün mesafeler kısalır.” Teknoloji homojen iç içe getirmeye meyillidir.  Dünya artık bir üretim ve yetenek atölyesi havuzuna dönüşüyor. Örneğin pandemi dönemini düşünelim bugün en zor bulunanlardan biri yazılımcı. Çünkü bugün yazılımcıların çoğu internetten euro ve dolar üzerinden gelir elde ederek projelere dahil olabiliyorlar. Belki vize bile alamayacakları ülkerin şirketlerinde çalışarak yazılım ihracatı yapıyorlar. 

 

İş dünyasında ise bir çok kavram kölelik ve sömürge düzeni üzerine kurgulanmıştır. Örneğin amortisman kavramı kölelikle başlamıştır. Kölelerin çalışma süresiyle yıpranması sonucunda ortaya çıkmıştır. Bugün halen kullandığımız amortisman kölelerin yıpranma payıdır. Bu ne acı bir şey değil mi?. Performans endeksi gibi cici cümleler yeni modern iş dünyasının yeni yıpranmış insanlarına verilmiş adlardır. Oysa bu bir kölelik terimidir. İş dünyasının yeni terimlerinden olan  SAP  sistemi nazi almanyasında ki toplama kamplarında ki  kayıtları tutmak için geliştirilmiştir. Eşcinsellerin, çingenelerin, Yahudilerin veri tabanını iyi tutmak için kurulmuş sistemdir. Donanımını IBM geliştirmiştir. Kimyasını Bayern geliştirmiştir.  Bugünün çalışma düzeninde hızla evrenselleşen organizasyon şemaları vardır. Kutucuklar, noktalar. Ben buna bağlıyım bunun altında bu var vs. Bunların hepsi askeri organizasyon şemalarıdır. Bunları çıkartan meşhur bir Amerikalı subaydır. Buradan oficer çıkıyor ceo dediğimiz şey subaydır. Askeri terimlerdir. Eğitim dediğimiz şeyde öyledir. Fabrika düzenine alıştırmak için kurulmuş bir sistem vardır. Mesela okulda ne vardır üniforma vardır. Fabrika işçileri de üniforma giyer. Zil vardır neden mesai zille başlar. Öğretmen birşeyler öğretir. Fabrikada şef müdür vardır. Hepsi bir sistem dahilindedir. Herkes ikame edilebilir hale getirilmiştir. Bunu ortaya koyan Hanry Ford’dur. Bir kişi vida sıkabiliyorsa herkes sıkabilir hale getirilmiştir. Herkes otomobil yapamaz ama herkes vida sıkabilir teorisi çıkarılmıştır. Hanry Ford bu fikri ilhamı bir mezbaa ziyaretinde edinmiştir. Mezbaha modelidir.

 

Süreç özetle şudur dünyada herşey kaçınılmaz olarak dijitalleşecektir. Mümkün olan herşey dijitalleşecektir. Dijital darvinizm oluşmuştur. Karl Marks’ın en önemli teorilerinden biri yabancılaşmadır. Yabancılaşma der ki ; “ makinalaşmış otomazisyona tabi tutulmuş kapitalizm ile ilerleyen toplumlar ve bu toplum içinde ki insanlar önce işlerine, sonra mesleğine, sonra kendisine ve dünyasına yabancılaşır.” Örneğin bir otomobil fabrikasındasınız ve işiniz otomobilin sağ farının vidasını sıkmak. Sürekli bu işi yaptın yaptın ve bi noktadan sonra kendimize şunu sormaya başlarız. Ben ne yapıyorum? Niye ben bunu yapıyorum? Ben bunu niye yapıyorum? Ben hayatım boyunca bunu mu yapacağım? Bu bana keyif veriyor mu? Bu bir meslek mi? Bunun geleceği var mı? Gibi onlarca soru…

 

Hepimiz yaptığımız işe yabancıyız. Bundan ikiyüz yıl önce üstümüzde ki bir giysinin kimin diktiğini bilirdik. Şimdi ise hiçbir şey bilmeden giyiniyoruz. Hiçbir bilgisi olmadan giyiniyoruz herşeye yabancıyız. Aldığımız bir ürünle ilgili şikayetimizde bodrum katta asgari ücrete çalışan bir müşteri hizmetleri görevlisinin verdiği bir formu doldurup yerini bile bilmediği şirkette birilerine havale ediyor. Hepimiz herşeye yabancıyız. Bugünün üretim toplumunda bizim elimizden işimizle mesleğimizle emeğimizle gurur duyma hakkı alınmıştır. Teknoloji artık bir sopa olarak kullanılıp yabancılaşmış iş gücünü otomasyon tehdidiyle aza tamah etmeye ve sürekli detirgin olmaya ve hakkını aramak yerine başkasının hakkına göz koymaya zorluyor.

 

Ailelerimiz bizim için kendi hayatlarını ertelediler. Bizi özene bezene büyüttüler. Pırıl pırıl yetiştirdiler. Doğru düzgün ailelerin ellerinde büyüyen çocuklarız. Ana kuzusu baba kuzusuyuz. Bizler için ne emekler sarf edildi. Yemediler yedirdiler içmediler içirdiler. Kendi hayatlarından vazgeçtiler bizim daha iyi eğitimler almamız için toplumda iyi bir yer edinmemiz için faydalı olalım diye. Bu pırıl pırıl üzerine titrenmiş dualar okunmuş insanların girdiği şirketlerde dönüştüğü kişiliklere bakın hepsinin içinden birer kurt adam kurt kadınlar çıkmaya başlıyor. Zombiye dönüşüyorlar. Bu güzelim insanlar nasıl bu hale geliyor bu şirketlere girer girmez? İşte hepsi bu düzen yüzünden oluyor. Bugünün insanı hiçbişey bilmiyor ve herşeye yabancı. Hiçbir şeyin arkaplanında ne var bilmiyor imalathanede de neler nasıl üretiliyor bilinmiyor. İmalathaneleri bile tiktok paylaşımından görüyorlar. Geçen gün döner imalathanesinden bi video sosyal medyada paylaşıldı. Gören herkes ayyy bu böylemi üretiliyor ben bi daha almayacağım diyor. Peki nasıl üretildiğini düşünüyorlardı acaba? Biz ne nasıl bilmiyoruz. Süt girişi olmayan peynir fabrikalarının olmadığı yerler var. Ambalaj ve raf gerçekliği yüzünden hakikatle aramızda ki bütün bağı kopardık. Bütün süreçlerden uzaklaştık.Bugünün dünyasında herşeyi cicili biçili raflarda ambalajlardan aldığından dolayı arkaplanından uzaklar.

 

Japonya’da Oshaka Üniversitesinde 37 yaşında ki fizik mezunu Morimoto adında birisi sosyal medya üzerinde 10.000 yen karşılığında (yaklaşık 750 tl ye denk eliyor.) hiçbir şey vadetmeden kendini kiralıyor. Müşterileri ise yalnız yemek yemek istemeyenler, sohbet için birine ihtiyaç duyanlar, yeni boşanmışlar, sohbete muhtaç olanlar onu kiralıyor.  Yani bedenini değil duygularını satıyor bi anlamda. Ve bu insan günlük 40.000 yen kazanıyor.  Bundan iki sene önce İngiltere’de yalnızlık bakanlığı kuruldu. İngiltere de 300 bin insan son bir yılda hiç kimse ile konuşmadığını beyan etmiş durumda. Bir yıldır 300 bin kişinin konuşacak insanı yok. Milyarlarca insanın sosyal ağlar üzerinden birbirleriyle bağlandığını idda ettiğimiz çağda böyle gerçekler var.

 

Bundan bin önce toplumsal farklar yok denecek kadar azdı. Hindistan dünyanın en gelişmiş en bereketli coğrafyalarından biriydi bugün ise bunun tam tersi. Zenginlerle fakirler arasında gelir farkı inanılmaz derecede arttı. Öğneğin Norveç’in en fakiri Nijerya’nın en zengininden iki kat fazla gelire sahip. Unutmamak gerekir ki kapitalizm demokrasiden beslenir ancak demokrasiye muhtaç değildir.  Çin’e bakalım Çin’de demokrasi yoktur ama kapitalizm vardır. Teknoloji de böyledir insana hizmet ederken aynı zamanda ondan da beslenir. İnsansız bir teknoloji mümkün değildir. Teknoloji insan için vardır ama insana muhtaç değildir.

 

Dünya nüfusu on milyara doğru çıkarken bu nüfusu besleyecek eğitecek çözümlere sahip değiliz. Çünkü bunun için kimse uğraşmadı. Bu kimse için önemli bir detay değilken Danimarka kapısında yüzbinlerce Nijeryalı mülteci göçmeni bulunca işler değişti. Yani artık halının altı süpüremeyeceğimiz kadar kabarmış durumda. Bugünün dünyasında hiçbir sorun sonsuza kadar sizden bizden uzak kalamıyor. Tarihin en büyük göç ve mülteci akınlarıyla yüz yüzeyiz. Yakında dünyada su kıtlığı nedeniyle 250 milyon insanın daha göç edilebileceği öngörülüyor.

İş hayatına bakacak olursak iş gücü olan değil iyi teknoloji sahibi olan yerlerde üretim yapılıyor. Bu da hayatını zengin bölgeler için bir şeyler üreten fakir bölgelerin insanlarını büyük bir açmaza itiyor. Vietnam da ki insan Almanya da ki Adidas için üretim yapmazsa ne yapacak? Aç mı kalacak? Bunun bir cevabı yok. O Adidas ürettiği Almanya’nın refahını sağlayan hiçbir şeyini Vietnam’a götüremeyecek. Ve bugün artık teknoloji bu insanlara şunu diyor senin artık emeğine de ihtiyacım yok deniliyor.

 

Shophauer ‘ın dediği gibi; “Lüks denen şey var olduğu sürece adı ister yoksulluk ister kölelik olsun, diğer bir yanda mutlaka bir aşırı iş yükü ve sefalet olacaktır.” Teknolojik süreçler yeni bir köleliği de getirebilir. Bir dönem Alamancılar vardı. Hayatından kendi köyünün dışına çıkmamış insanları Münih’e,  Köln’e dilini bilmediği şehirlere gönderdik. Neden çünkü iş gücü gerekiyordu. Şimdi ise onlara da gerek kalmadı. Teknoloji iş gücünü bitirdi. Bu köleleştirmeyi tetikleyecektir. Yani işveren diyecek ki bak burada saati 50 kuruşa çalışan makinalar var sen saat 40 kuruşa çalışırsan gel çalış denecek. Tarımla, etle sütle, ekmekle doyuramadığımız 10 milyar eğitimsiz nüfus buna hayır diyebilecek mi? Peki endüstri 5.0 gelirse ne olacak? Çalışmak zorunda kalmadığımız bir dünya mı vadedecek bize? İnsanın çalışmak zorunda kalmadığı bir dünya da neler olacak? Binlerce yıldır insanın elinde olan meslek sahibi olma hissini aldığımızda o insanların yaşama motivasyonunu nasıl sağlayacağız? İnsanın elinde çalışmaktan ve karşılığında bir şeyler kazanmaktan daha yüce bir ortak dünyevi değer yok.

 

Korona sürecine baktığımızda kazandığımız bir paranın anlamı var mı? Para kazanıyoruz ama bir yere seyahat edemiyoruz. Gidip bir arkadaşlarımızla dışarda yemek yiyip içemiyoruz, sohbet edemiyoruz. Konsere gidemiyoruz, sosyal olamıyoruz. Yaşam temel ihtiyaçlara indirgendi. Hayatta kalmaya indirgendi. İnsanı bitkiden ayıran bir şey olmalı. Bugünün dünyasında nefes almanın bile koçu var. Etrafımızda yeni uzmanlıklar türüyor. Bize dert gerek. Bir gerçek dert var bir de türetilmiş dertler. Banyoda wifi nin çekmiyor olması türetilmiş bir dert, ama Allah göstermesin karaciğerde oluşan bir kara leke gerçek bir dert. Dertlerimiz olmadan derman bulamayız. Emek konusunda herkes birşey derken kimse emeğin olmadığı bir dünyayı neyin beklediğini konuşmuyor. Bu milyarlarca işsiz ne olacak? Emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayacak insanları bekleyen şey nedir? İşte bugün bu sorunun sorulması gerekiyor. Bu sorulara cevap bulduğumuzda işte o zaman hayatımız anlam kazanacak.

 

Ümit YILDIRIM

 

Hakkında Ümit Yıldırım

1987 Ankara doğumluyum. İnsan Kaynakları alanında çalışmaktayım. Öz geçmişimle değil, öz geleceğimle ilgiliyim. Edebiyat ve kitap aşığıyım. "Kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak, her namuslu yazarın vicdan borcudur" diyen Cemil Meriç'in izindeyim. Mevlana değilim ama bir Şems arar dururum. Kalem ile kelamı bir tutup insan-ı kåmil olma yolunda bir zerreyim. Türkiye Yazarlar Birliği Yazar Okulu mezunuyum. Edebiyatı sevdiğim kadar Felsefe ve Psikolojiyi de baş tacı ederim. Aristo'nun devletinde yaşarken Kemal Sayar'ın psikolojik çözümlemelerinde bulurum kendimi. Çok okuyan mı çok gezen mi bilir diye sormam okur-gezer-yazarım. Sık sık yurtdışına eğitimlere giderim. Bana anlatırlarsa unuturum, gösterirlerse hatırlarım, işin içine dahil ederlerse öğrenirim. Hayat denen bu mülakatta bir kitap yazmak için geldim. Kabımdan taşan kelimeleri hizaya dizmek için aldım kalemi elime. Kelam ve muhabbet ile çıktım yola. Yanımda mısralarım bir kağıt bir kalem...

2 yorum

  1. Umit bey adamsiniz

  2. Emeğine sağlık abicim.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*