Anasayfa / Köşe Yazıları / GÜNEŞİN ETRAFINDA ON KERE DÖNEN DÜNYA…

GÜNEŞİN ETRAFINDA ON KERE DÖNEN DÜNYA…

GÜNEŞİN ETRAFINDA ON KERE DÖNEN DÜNYA…

Ne zaman on sayısını duysam hep Nazım Hikmet’in o meşhur şiiri gelir hep hatrıma: “Ben içeri düştüğümden beri”…

Şiir Nazım Hikmet hapiste geçirdiği on koca yılı anlatır. Hemde öyle güzel anlatır ki, okuyan insanın iliklerine işler her bir mısra. Dile kolay dört duvar arasında on koca yıl. Belki bizim on yılımız dört duvar arasında geçmese de onlarca anı içerisinde gelip geçiyor…

Gel gelelim benim içime on yıllık hasret ve özlemi düşüren yazımıza,

Malum sosyal medyamızın yeni akımı: #10yearchallenge

Neler değişmedi ki şu geçen on yılda değil mi?

Sanki daha bi mutluyduk önceden. Belki daha az paramız vardı ama mutluluğun kıymetini daha çok bilirdik. Her istediğimiz hemen olmadığı için elimizdekinin kıymetini daha iyi anlardık. Dostluklar arkadaşlıklar kıymetliydi. İnsanlar birbirini çıkarı için değil gönülden değer verdiği ve değer gördüğü için severdi. O zamanlar instagram yoktu facebook yeni çıkmıştı. Kimse klavye delikanlısı değil harbi delikanlıydı. Birini ziyarete gidince wifi şifresi sorulmaz hal hatır sorulurdu. Akrabalık vardı, aile bağları vardı. Kimse kimseyi yalandan like atmaz elini omzuna koyar, gözünün içine bakarak konuşurdu. Whatspta yoktu. Okundu gördü mavi tiki felan da yoktu. Msn vardı arada yazdığımızdan ses gelmeyince titretirdik o kadar. Biriyle whatsptan değil karşılıklı dertleşirdik. Ağlama gülme imojisi gibi yapmacık şeylerle avutmazdık kendimizi. Üzülüyorsak da gülüp kahkalar atıyorsakta gidip sevdiğimiz insanın yanında yaşardık bütün duygularımızı. Ne biliym işte daha bi orjinaldi insanlar. Elbette kötüler de vardı ama kötü niyetliler bu kadar çok değildi… Ekmek daha bi güzel kokardı. Mahalle kültürü vardı. Çocuklar tabletle değil yerde ki taşlarla oynardı. Betona değil, toprağa değerdi ayakları. Düşerdi, heryeri yara bere içinde kalırdı. Üstü başı kirlenirdi, çamur olurdu. Yeri gelirdi dayak yerdi annesinden babasından. Hep kazanma hırsıyla değil yeri geldiğin de kaybedince de hazmetmeyi bilirlerdi.

Şimdi… Şimdi kazanmakta yetmiyor. Diğerlerinin kaybettiğini de görmek istiyorlar… Ben mi? Bende özlüyorum eskiyi. O zaman da gezmeyi severdim şimdi de seviyorum. O zaman da fotoğraf çekerdim şimdi de çekiyorum. O zaman da çok kitap okurdum şimdi de okuyorum. O zaman da yazardım şimdi de yazıyorum. Nazım Hikmet’in dediği gibi; ” Ben içerdeyken güneşin etrafında on kere döndü dünya. Ona sorarsanız mikroskopik bir zaman bana sorarsanız on senesi ömrümün…”

Velhasıl kelam on yılda çok şey değişti eski ve yeni üzerine… Geriye Nazım’ın bu on yılı en güzel anlatan mısraları ve hepimizin biriktirdiği özel anıları kaldı…

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ona sorarsanız: ’Lafı bile edilemez, mikroskopik bi zaman…’

Bana sorarsanız: ‘On senesi ömrümün…’

Bir kurşun kallemim vardı, ben içeri düştüğüm sene

Bir haftada yaza yaza tükeniverdi

Ona sorarsanız: ’Bütün bi hayat…’

Bana sorarsanız: ‘Adam sende bi hafta…’

Katillikten yatan Osman; ben içeri düştüğümden beri

Yedibuçuğu doldurup çıktı.

Dolaştı dışarda bi vakit,

Sonra kaçakçılıktan tekrar düştü içeri, altı ayı doldurup çıktı tekrar.

Dün mektubu geldi; evlenmiş, bi çocuğu olacakmış baharda…

Şimdi on yaşına bastı, ben içeri düştüğüm sene ana rahmine düşen çocuklar.

Ve o yılın titrek, uzun bacaklı tayları,

Rahat, geniş sağrılı birer kısrak oldu çoktan.

Fakat zeytin fidanları hala fidan, hala çocuktur.

Yeni meydanlar açılmış uzaktaki şehrimde, ben içeri düştüğümden beri…

Ve bizim hane halkı, bilmediğim bir sokakta, görmediğim bi evde oturuyor

Pamuk gibiydi bembeyazdı ekmek, ben içeri düştüğüm sene

Sonra vesikaya bindi

Bizim burda, içerde

Birbirini vurdu millet, yumruk kadar simsiyah bi tayin için

Şimdi serbestledi yine, fakat esmer ve tatsız

Ben içeri düştüğüm sene, ikincisi başlamamıştı henüz

Daşov kampında fırınlar yakılmamış, atom bombası atılmamıştı Hiroşimaya

Boğazlanan bir çocuğun kanı gibi aktı zaman

Sonra kapandı resmen o fasıl, şimdi üçünden bahsediyor amerikan doları

Fakat gün ışığı her şeye rağmen, ben içeri düştüğümden beri

Ve karanlığın kenarından, onlar ağır ellerini kaldırımlara basıp doğruldular yarı yarıya

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya

Ve aynı ihtirasla tekrar ediyorum yine

‘Onlar ki; toprakta karınca, su da balık, havada kuş kadar çokturlar.

Korkak, cesur, cahil ve çocukturlar,

Ve kahreden yaratan ki onlardır,

Şarkılarda yalnız onların maceraları vardır’

Ve gayrısı

Mesela, benim on sene yatmam

Laf’ı güzaf…

Saygıyla, sevgiye, muhabbetle nice güzel 10 yıllara…

Hakkında Ümit Yıldırım

Ümit Yıldırım
1987 Ankara doğumluyum. İnsan Kaynakları alanında çalışmaktayım. Öz geçmişimle değil, öz geleceğimle ilgiliyim. Edebiyat ve kitap aşığıyım. "Kendi gerçeğimizi kendi kelimelerimizle anlayıp anlatmak, her namuslu yazarın vicdan borcudur" diyen Cemil Meriç'in izindeyim. Mevlana değilim ama bir Şems arar dururum. Kalem ile kelamı bir tutup insan-ı kåmil olma yolunda bir zerreyim. Türkiye Yazarlar Birliği Yazar Okulu mezunuyum. Edebiyatı sevdiğim kadar Felsefe ve Psikolojiyi de baş tacı ederim. Aristo'nun devletinde yaşarken Kemal Sayar'ın psikolojik çözümlemelerinde bulurum kendimi. Çok okuyan mı çok gezen mi bilir diye sormam okur-gezer-yazarım. Sık sık yurtdışına eğitimlere giderim. Bana anlatırlarsa unuturum, gösterirlerse hatırlarım, işin içine dahil ederlerse öğrenirim. Hayat denen bu mülakatta bir kitap yazmak için geldim. Kabımdan taşan kelimeleri hizaya dizmek için aldım kalemi elime. Kelam ve muhabbet ile çıktım yola. Yanımda mısralarım bir kağıt bir kalem...

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*