Anasayfa / Köşe Yazıları / GERÇEK – KİME GÖRE NEYE GÖRE

GERÇEK – KİME GÖRE NEYE GÖRE

GERÇEK – KİME GÖRE NEYE GÖRE

Gerçeği arayış, hayatı ve dünyayı anlama isteği insanlık tarihinin “düşünme” isimli zihni sürecinin başlamasına ve bunun neticesi olarak medeniyetlerin inşasına giden yolu açmıştır. Gerçeği ulaşma ve kanıtları değerlendirme yöntemi olarak bilinen en eski ve en ünlü yöntem antik Yunan’da ortaya çıkan Aristo Mantığı’dır. Daha sonraki süreçlerde İslam mantıkçıları, Ortaçağ Avrupası filozofları, Hint Felsefesi, Çin Felsefesi gibi mantık yöntemleri kanıtlardan gerçeğe ulaşma için yöntemler geliştirmişlerdir. Tüm mantık sistemlerinin temel amacı kanıtlardan gerçeğe ulaşmaktır. Ancak yer, zaman, toplumsal etkiler, iklim gibi birçok etki kanıtları ve olayları algılama biçiminde ciddi farklılıkları ortaya çıkarmıştır. Tanıklık üzerine yapılan bir araştırmaya değinelim. Almanya’da yapılan iyi eğitimli 40 gözlemci psikolog, kendilerinden habersizce bulundukları odaya girip çıkan bir grup oyuncu arasında kısaca ve dikkatlice yapılmış bir didişmeye tanık ediyorlar. 40 gözlemciden az önce tanıklık ettikleri şeyin ne olduğunu hemen ayrıntıları ile yazmaları isteniyor. Tanıklık raporlarının analizi oldukça dikkat çekici. Tanıklardan yalnızca biri, temel gerçeklere ilişkin %20’den daha az hata yapıyor. 14 tanık %20 ile %40 arasında, 12 tanık %40 ile %50 arasında, 13 tanık ise %50’den daha fazla hata yapmıştır. 24 açıklamada ayrıntıların %10 bütünüyle uydurma olmuştur. 10 tanık açıklamasında uydurma oranı %10’dan daha fazla olmuş. Özetle açıklamaların %25 yanlıştır. Yanlış olan 10 rapor masal, 24 raporda yarı masal değerinde iken yalnızca 6 tanık raporu mutlak kanıta yakın değerdedir. Kısa süre önce gözleri önünde gerçekleşmiş bir sahne için sağduyulu bir açıklama yazan 40 gözlemcinin büyük bölümü gerçekleşmeyen bir sahne görmüşlerdir. Peki nasıl oluyor da oluyor? Gerçekleşmiş bir şeyi söylemek, gerçekleşmemiş bir şeyi uydurmaktan daha kolayken neden olmayan şeyleri görmüşlerdir. Aslında bu tanıklar bu arbedeye yönelik kalıplaşmış önyargılarını görmüşlerdir. Tanıkların hayatları boyunca gördükleri arbedelerin görüntüsü ile gerçek sahne ciddi oranda tanıkların gözünde değişime uğramıştır. Kaldı ki burada tanıklar manipülasyondan uzaklar. Manipülasyon ihtimalini de katarsak ortaya çıkacak sonucu düşünmek cidden güç.

 

Gerçeğin algılanışının kültür ve coğrafya açısından etkisine gelecek olursak şöyle bir örnek verebiliriz. 1793 yılında İngilizler tarafından ticaret amacıyla ilişkileri yürütmesi için gönderilen ilk elçi İngiltere ve Çin İmparatorluğu arasındaki algılama biçimi arasında büyük bir uçurumu ortaya çıkarmıştır. “Macartney Heyeti başlıca amaçlarından hiçbirini başarıyla tamamlayamadı; iki tarafın algılaması arasındaki uçurum derindi. Macartney endüstrileşmenin yararlarını göstermek istemiş, ama imparator onun hediyelerini sadakat gösterisi olarak algılamıştı. İngiliz elçiyse Çinli ev sahiplerinin teknolojik uygarlığın gelişiminin umutsuzca gerisindeki kaldıklarını umutsuzca kabul edeceklerini ve geri kalmışlıklarını gidermek için  İngiltere ile özel ilişki kurmaya çalışacaklarını umuyordu. Oysa Çinliler İngilizlere Gökyüzünün Oğlu’ndan özel bir lutuf bekleyen, kibirli ve cahil bir barbar kavmi gibi muamele etmekteydiler.”(Henry Kissinger – Dünden Bugüne Yeni Çin Syf 65)  Yine günümüzde en fazla mensubu bulunan İslam mezheplerinden Şafi’i mezhebinin imamı İmam Şafi’i Mekke ve Bağdat’da yaşadığı dönemde ortaya koyduğu görüşlerinden Mısır’a yerleştiğinde karşılaştığı hukuki örf ve adetlerin etkisi ile vazgeçmiş ve yeni görüşler ortaya koymuştur. Tarihi bir takım kanıtlar üzerinden barbar olarak olarak değerlendirilen Cengiz Han ise döneminde yöneticilerle çobanları bir tutan yasaları uygulamış, dini özgürlük tanımış, tüm büyükelçi ve delegeleri diplomatik dokunulmazlığı başlatan ilk kişi olmuştur. Görüleceği üzere temel kanıtlar aynı kaldığı halde dahi bir takım etkilerle gerçeğin algılanışında büyük farklılıklar ortaya çıkabildiği gibi bazı veriler değerlendirme dışında bırakıldığında ortaya gerçekten çok farklı hükümler çıkabilmektedir. Kaldı ki gerçeğin algılanışındaki yanılsamalar her zaman algılamadaki farklılıklardan meydana gelmez. Bazen topluluklar ve insanlar karşılarındakini yanıltmak için bilerek isteyerek hatalı ya da farklı çıkarımlarda bulunabilirler.

Buraya kadar gerçeğin algılanması ve kanıtların değerlendirilmesindeki farklılıklar üzerinde durduk. İlkel toplumların yaşanan felaketler karşısında tanrılara canlı bir insanı kurban etmesinin tanrıları yatıştırarak felaketleri algılayış biçimi ve sonucunda ulaştığı hüküm olarak görmek gerekiyor. Modern günümüz toplumunda ise toplum, medya, sosyal medya ve iletişim araçları üzerinden ortaya çıkan durumlar karşısında zaman zaman deliller yeterli değerlendirilmeden toplumu yatıştırarak kaosun önlenmesi yönünde yargı kararları ortaya çıkabilmektedir. Hem davacıya hem davalıya hem de bu ikisinin haklı olamayacağını söyleyen karısına hak veren Nasrettin Hoca’nın gerçeği algılayış biçime ve kurduğu fıkrayı analım burada.

Nasreddin Hoca, kadılık yaparken bir gün bir ahbabı burnundan soluyarak gelmiş. Hasmı için söylemediğini bırakmamış. Sonra:

– Hocam, Allah aşkına söyle, demiş, haklı değil miyim?

Hoca ne yapsın?

– Haklısın, demiş.

Ahbabı sinirleri yatışmış olarak gitmiş. Onun hemen arkasından hasmı gelmiş. Bu defa da o başlamış atıp tutmaya, yok bana şöyle, yok böyle yaptı demeye. O da Hoca’ya sormuş:

– Haklı değil miyim?

Hoca:

– Vallahi çok haklısın, demiş.

Adam da sakinleşerek gitmiş. Tüm bunlara tanık olan Hoca’nın karısı bile bu işe şaşırmış kalmış.

– Senin kadılığında bir garip Hoca Efendi. İkisine de sen haklısın dedin. Hiç öyle şey olur mu?

Nasreddin Hoca hanımının yüzüne bakıp:

– Hatun, demiş, sen de haklısın!

 

1955 yılında Swartmore Üniversitesi’nde bir sosyal uyum deneyi yapılmıştır. 9 kişiden oluşan bir aktör grubunun içine durumdan habersiz olarak bir denek alınır. Denek harici aktörlere 18 sorudan 12 tanesini bilerek yanlış yanıt vermesi ancak ilk 3 soruyu doğru yanıt vermeleri istenir. Toplamda 123 farklı kişi tek tek grubun içine alınır. Sonuçlar şaşırtıcıdır.

  • Deneklerin %75’i çoğunluğa uyup cevabı manipüle edilen 12 sorudan en az birine yanlış cevap verir.
  • Deneklerin %5’i 12 sorunun hepsinde çoğunluğa uyup yanlış cevap verir.
  • Sadece %25 çoğunluğun verdiği yanlış cevaptan etkilenmez.

Burada gerçeğe ulaşma konusunu işleyen 2 film tavsiyesi vermek istiyorum. 12 Angry Man ve Rashomon. Yukarıdaki sosyal deneyde çoğunluğa uymayan grubun eğilimindeki bir jüri üyesi 12 Angry Man filminde gerçeği ararken kanıtlardaki çelişkiler, kanıtların gerçeği yansıtmayan noktaları tespit edildikçe diğer jüri üyelerinin de  görüşlerinin değişmesine yön vermiştir. 12 Angry Man filmindeki 8 numaralı jüri üyesi sanık suçluluğunu ya da suçsuzluğuna peşinen hüküm vermeden kanıtları değerlendirme noktasında diretmesi ve değerlendirmelerin kanaatlerin yönünün değişmesine giden yolu açıyor. Bunu yaparken suçlamalara, hakarete ve itibarsızlaştırılmaya da maruz kalıyoruz. Aslında günümüzde de bazı toplumsal olaylarda ön yargısız konuyu değerlendirme çabasında bulunanlarında zaman benzeri tepkilere maruz kaldığını görüyoruz. Sosyal mühendislik ya da benzeri manipülatif süreçlerde gerçeğin peşinde olanların yaftalara maruz kalmasının bir örneği olarak filmdeki 8 numaralı jüri üyesini gösterebiliriz. Gerçeğe giden yolun başlangıcının önyargıları ve peşin hükümleri bir kenara bırakmak olduğunu da anlayabiliyoruz.

 

Rashomon filmine de değinecek olursak, çok farklı bir kültürün yansıtıldığı 12 Angry Man filminin aksine sekülerliğin dışında inanç öğeleri bulundurmakla daha çok insanın doğasının kendisini iyi görme eğiliminde olduğunu anlatmaktadır. Şu bir gerçek ki kim ne yaparsa yapsın, hangi suçu işlerse işlesin kendi yönünden onun için uygun ve iyi bir gerekçe bulacaktır. İnsanın kendini koruma ve kayırma güdüsünün bir sonucu olarak bu durumu değerlendirebiliriz. Filmin tanık hariç diğer karakterleri cinayeti kendi işlendiklerini söylemekle bunun için onurlu bir neden öne sürmektedirler. Hatta öldürülen Samuray dahi medyum vasıtasıyla kendini öldürdüğünü söylemekte ve bunu onurlu bir nedene dayandırmaktadır. Ülkemizde ceza yargılamasında müşteki, sanık ve şüpheliler yeminsiz dinlenir ve kendini savunmak için yalan söyleseler dahi kimlik bilgilerinde yanıltma hariç cezalandırılmazlar. Başka ceza yargılamalarında da buna benzer uygulamalar bulunmaktadır. Çünkü insanın psikolojisi gereği kendisini suçlaması düşünülemeyeceğinden doğruyu söylememe bir hak olarak verilmiştir.

 

Geçmişte sınırlı imkanlarla delillerin değerlendirilmesinde yanılgılar olabileceği değerlendirilirken teknolojinin gelişmesi ile daha açık delillere ulaşılacağını sanılıyordu. Ancak bazı gelişmeler bazı suçların ve cinayetlerin aydınlatılmasını güçleştireceği ile yüzleşilmeye başladı. Örneğin geçtiğimiz dönemde İsrailli bilim adamları sadece bir veri tabanında depolanan DNA profillerine dayanarak bir doku örneği bile almadan genetik delil üretilebileceğini kanıtladı. Yani masum birinin DNA’sı suç mahalline yerleştirilebilir. Yine geliştirilmeye çalışılan otonom araçlar dışarıdan sistemleri ele geçirilerek kullanıcılarını kaçırabilir, öldürebilir. Kalp pillerinin bile internete bağlandığı düşünüldüğünde kalp pili hacklenerek insanlar öldürülebilir. Yine Venezuela Devlet Başkanı’na yapıldığı gibi drone ile suikastler gerçekleştirilebilir. Bu örnekler kanıtlardan yanlış faillere ulaşılmasına ya da faile ulaşılamamasına giden suç tipleri ile gelecekte karşı karşıya kalmamıza neden olabilir. Örneğin günümüzde yasak uyuşturuculardan olan eroin ilaç firmaları tarafından yan etkileri ve uyuşturucu özellikleri tespit edilmeden “heroin” yani kahraman ilaç olarak piyasaya sürülmüştür. Ancak daha sonra araştırmalarda zararlı etkisi tespit edilince kullanımı yasaklanmıştır. Yani yeni tespitlerin eski kanaatleri değiştirebiliceği sonucuna ulaşmaktayız.

Klasik mantıkla hüküm kurmak bir şeyin ya da doğru ya yanlış, ya var ya yok gibi keskin bir şekilde ayrımına neden olmaktaydı. Ancak gerçeğin göreceliliği bir şeyin hem de doğru hem yanlış olabileceğini, birinin hem haklı hem de haksız olabileceğini bize yöneltmektedir. Aslında bir şeyin %100 kanıtlanabilirliğinin ne ölçüde söz konusu olduğu bugünün ve geleceğin Dünyasının konusudur. Aklın yolunun belki de bir olmadığı bir çok farklı yolun aynı anda doğru olabileceği düşüncesi keskin görüş ve ideolojilerin giderek etkisinin azalmasına yol açacağa benziyor. Bazı toplumsal sorun ve projelerde çözümlerin başka sorunları doğurabileceği, bir sorunun çözümünün başka bir sorunun nedeni olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Günümüzün gerçek algısı ve geleceğin gerçek algısı keskinlikten uzak olacak gibi görünüyor.

Hakkında Av. Rıdvan Yıldız

Av. Rıdvan Yıldız
11 Şubat 1988 tarihinde Bartın'da doğdum. Bartın Anadolu Öğretmen Lisesi'nde bitirdikten sonra lisans eğitimimi İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde tamamladım. 2012 yılından bu yana İstanbul Barosu'na bağlı olarak avukatlık mesleğini icra etmekteyim. Aynı zamanda Tüketici Sorunları Derneği'nin 1 yıl Genel Başkanlığı'nı yürütmekle hali hazırda Genç Irade Derneği Genel Başkan Yardımcısıyım.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*